Nerede Unuttum Kendimi Acaba?

Bazen hayatınızda tesadüfler bir dizi halinde size sunulabiliyor. Arka arkaya gelen bu kalabalığı kimi zaman ağırlayamıyor insan, siz bunu yol yordam bilmezlik olarak tanımlayın ya da yerin yurdun buna hazırlıklı olmayışına acıyın.. Ben bunu tanımlayacak kelimeleri kendimce bir dilde bulamadım ya da ona bile zaman ayırmamış olabilirim. Sahi ben bu sıra üzerime gelen şeylerin sıklığına şaşırmaktan mesajı duyamadım mı? Ya da ben yine hayalperestliğime gerçeklerden önce mi sarıldım, bundan mı içime işleyen sıcaklık?

Ne olduğunu kestiremiyorum kimi zaman. Bana biçilen rolü üstlenmeye teslim oluyor benden önce bedenim. Onun bile bensiz diyarlara ihtiyacı var belli ki, ruhumuzda olmasa ortak paydamız, birbirimize katlanır yanımız yok. Ben de zaten “alıp başımı gidesim var” sözünü huy edinmişim kendimce. Kapı eşiğinde bırakıyorum bedenimin ihtiyacına dahil olanları. Bavul diyorsunuz adına , ben galiba onun adını bile sizden öğreniyorum. Gitmeye sebep aramıyorum. o sebepleri ben sıralıyorum. Bazen sıraya bile dizmeden “sebep benim”  başlığını atıyorum.

Sanırım hayatımı kontrol etme konusunda sarf ettiğim çabadan emekliliğe ayrıldım. Hayır istifa filan etmedim, emeğimin karşılığına bir nişane olsun diye maaş bağlamayı teklif ettiler. Kırmadım toplanıp gelmişti; anılar , kelimeler , fotoğraflar. Buyur da edemedim, biliyorsunuz söylemiştim, ya yol yordam bilmezliğimden ya da bugünümle başımın kalabalıklığından. Bir Türklük göstergesi olan ayak üstü söyleşme faslını sergiledik. Onlar “ hiç değişmemişsin” dedi ama bugünüm salonun orta yerinden baş gösterip şöyle bir gülümsedi. Anılar, fotoğraflar ve kelimeler anladı o gülüşün altında yatan sebepleri. Bende o gün anladım ki, insan hangi zamana ait olursa olsun, kendine yalan söyleyip yinede kendinden kaçamıyor. Ne geçmişini burup koltuk altına iliştirebiliyor ne de bugününü koluna takıp gezebiliyor. Ait olamayışına  sebepler sunarken, nedenine dair cevabı duymuyor bile.

Peki biz kendimizden kaçamayacağımızı hangi kalabalığın kuytusunda fark ettik?

En son ne zaman bir sokak lambasıyla aynı kaderi paylaştığımıza tanıklık ettik?

Hiç düşündük mü?

Burçsal bir iç döküş diyelim gitsin…

Kendi sesimizi ne zaman duyarız birinin ardından kalan yalnızlıkta mı? Yahut gidecek yerimiz, gitmek istediğimiz yerlerden daha az olduğun da mı? Yalnızlığımıza nedenler arıyoruz da yalnız kalmak için bir bahane bulmuyoruz. Oysa ki insan kendi başına öğrendiği doğruları kalabalıklar içinde pazarlarda , kalabalıkta öğrendiğini kendine hatırlatmaz. O anda elalem denilen sayısı bugün dahi rakamla gösterilemeyen o kalabalığın sesini kısar. Bunca zaman duymadığı sese kulak verir. Alına al moruna mor, yaptığı hatalarına “hata yaptım biliyorum ama” diye başlayan nedenler bulur. Bahanelere kızsa da yine en çok kendi inanır. Çok koştum ama yoruldum da der. İnancımı yitirdim dese de, içten içe “biri ikna etmeye çalışırsa, yeniden inanmaktan korkuyorum” der. Hatalarımla, korkularımla, yeniden aldanışlarımla bu benim demeyi eksik etmez.


Ben yine sorgulamaktan kendimi alamadığım bir an geçmişimi ve geleceğimi aynı anda düşünmeye başlıyorum. Mesela diyorum, Can babanın şiirinde ki gibi; otursa masaya 10 yaşım, 18 yaşım , 20 küsürlü yaşlarım ve 45liğim.

Hepsi ayrı telden bir türkü tutturur. 18 yaşım: “cahildim kime ne!” diye ergence bir kestirip atmayı oturtur masanın bir köşesine. 20’den çoktan geçmiş gençliğin baharında yaşım: “Hatalarım olsa da yaşanacak daha nice günler var” edasıyla umudu koyar en orta yere, gözlerine sokar gibi. 10 yaşım çocukça bir ürkeklikle her an bir vukuat çıkar edasıyla masanın altına göz diker. 45’lik vurur masaya yumruğunu “onca yaşa geldim büyüklerin yanında susmayı bir türlü öğrenemedim” deyip kalkar gider. Benim o masadan alacağım ders “iş miydi bu yaptığın? İç sesini duyacağım diye topladın tanıdık tanımadık herkesi başına. Ama şunu söyleyemeden edemeyeceğim:

– Yalnız , kırkbeşim de bile asi oluşum gözümden kaçmadı 🙂

Kavram haritalarıyla dolu hayatımızda eksik olan ne?

Hayatımızda ki bazı kavramlardan çok şey bekliyoruz. Çocuklarımızdan mesela, onlara fikir yürütme hakkı vermeden belli başlı sorumluluklar almalarını, hatta aldığı sorumlulukları hakkıyla yerine getirmelerini bekliyoruz. Halbuki neyi ne kadar yaptığımıza takılmıyoruz. Ya da dışarıdan nasıl göründüğümüze. Birilerinden beklediğimiz şeyleri yapıp yapmadığımıza aldırış etmiyoruz. Oysa ki öğrenmek , öğretmekle ile bir harf fark ettirir ama içinde birçok şey barındırır. Öğretmeden birileri, öğrenemezsiniz.

Cebinizde “yarın bir gün kullanırsın bu bilgileri” diye bir keseyle doğmaz kimse. Herkes o keseyi dikebilmek için bile önce makasın ne olduğunu öğrenir. Sonra tutmayı, dikmeyi…

Aslında sadece bu kavramda değil eğitimden de çok şey bekliyoruz. Mesela, her okul okuyanın yahut yüksek okul bitirmiş herkesin bir işe yarar konumda olduğuna dair bir inanış yarattık ve en çokta biz inandık.

Eğitilmek, doğru, kullanılabilir, hayata geçirilebilir bilgiyi öğrendiğimiz kurumlar bizim sadece eğitilme yönümüzü tıraşlar. İçeriden üremeye devam eden bazı özellikleriniz gün yüzüne zaman zaman çıkmaya devam eder. Bunu tekrar tıraşlayacak olan ise, sizin eğitimle birlikte oluşturduğunuz insanlığınız. Zamanla sizin eğitilmiş yönünüz insanlığınızla kolkola gezer ve bu gezintinin ayak izlerini de hayatınızda verdiğiniz kararlarda gözlemlersiniz.

Bizden öncekilerin ortaya attığı kavramları kendi değer yargılarımızla dolduralım. Böyle gelmiş böyle gider değil de, böyle geldi ama böyle gitmeyecek demeli. Önce söylemeli sonra uygulamalı.

Birilerinden beklemeden önce biz ne kadar yapıyoruz tartmalı. Çünkü yaşamak ekip işi. Siz taşın altına ne kadar el konuldu saymak yerine, kendi elinizin üzerinde bir ağırlık var mı ona bakın. Yoksa paydaşı olmadığınız bir hayatın ağırlığı elinizden önce yüreğinizde olmaya devam edecektir…

Benim dediğimiz enkazın altında kalanlar el kaldırsın ✋🏻

Hayatımız da sahip olduklarımızın ne kadarı bizim ya da kaçının sonuna birinci tekil şahıs eki gelir?

Ya da gelince hangileri bize yük olmaya devam eder? Aslında tekilleştirdiğin her şey yüktür bir bakıma . Mesela marketten yaptığın alışverişin sonunda bütün poşetler ve içindekiler de size mi ait? diye biri sorsa . Hiç tereddüt etmeden “benim” dersin çünkü onu ödeyecek parayı sen kazandın ve dolayısıyla senin. Ardından sıra o benim dediğin poşetleri taşımaya geldiğinde , el yoklaması yaparak tarttığın zaman, kaldıramayacağını anladın ve bir an benim dediğin onca gerekli, gereksiz ürünü neden aldığını sorguladın. Bir kere benim deyip almıştın taşıyacaktın sonuçta . Yükü hissettikçe pişmanlığın arttı , artan pişmanlıkla beraber ağırlığın yükünü artık tüm vücudunda fiziksel ve psikolojik hissetmeye başladın. Hayatta tanıdığımız ve sahiplendiğimiz her şeyde tam olarak böyle. Ağırlığı gün geçtikçe artar. Gitmesin diye sıkı sıkıya tuttuğunuz her şey canınızı yakar. Gündüzün mesela bitmesini istemezsin ama güneşe çıplak gözle bakamazsın, zarar verir. Aslında uzun süre kalan ve gitmek isteyen her şey böyledir. Çürüyen meyve gibi, insanında bir zamanı var . Ağaç gibi kök salmak ister belki ama hareket etme ihtimalinin de hayalinden vazgeçemezler.

Ne var etmek için ne de yok etmek için çabala, gönlünde herkese bir sandalye ver kapı eşiğinde . Geldiğinde de İyiliklerle iliklerle karşılama ki yokluğunda da vah vahlarla uğurlamayasın içinden. Çünkü iyi ki dediğin her ne ise onu, içinden uğurlayamaz insan kolay kolay.

Bu “ kimse beni hayatından çıkaramaz” felsefesi değil , ben gözümün içine git diyerek bakıldığı anlar da, “kalacağım” diye ısrar etmiyorum ya da kimsenin kalmasını beklemiyorum demek . Bunun adı sizin lügatınızda farklı anlamlara gelebilir belki ama iyi geldiği konusunda ısrarcı olan bir çoğunluk var . Denenmeli mi? Evet. Çünkü hayatınızı bir gözden geçirin , bu zamana kadar gitmemesi için birilerini tuttuğunuz zamanları düşünün. Onca zamanın kaybını ve sonunda gidenleri. Sadece zaman uzadı ama eylem sonunda gerçekleşti . Neden sizin için değerli olan bu zamanı, karşı koyarak zor bir hale getiriyorsunuz? Bu zamana kadar böyle yaşadınız, denediniz ve olmadı. O zaman aynı yolda ısrarcı olmak yerine farklı bir yöntem denenebilir.

Belki de hayatın size, “seni biraz da bu manzaradan izlemek istiyorum” deme şeklidir. Kim bilir …

Bazı insanlar, bazı zamanlar da çoğalmaktan cayıyor zihnimde…

Bazı insanlarla insani ilişkiler kuramıyorum…

Yol gibi mesela aramız bazılarıyla, kat edemiyorum arada ki mesafeyi. Geçip gidemiyorum da yanlarından, kala kalıyorum… Uzatıyorum elimi, sanki yasaklı değil ama zamansız uzanan bir el vardır hani çocukluğumuz da, bir avuç içi dokunuşuyla kavrayabileceğimiz kadar yakın olan kurabiye gibi…. Heh! işte tam öyle bir anda elinize yediğiniz şaplak gibi bazılarıyla olan ya da olmayan ilişkim.

Onların bana duruşu sanki elime her an yiyeceğim bir şaplak yakınlığı kadar…

O sesi kulağım da çınlatıp zihnimde yankılatacak kadar…

Zamanlı bir gezegen de yaşadığımız gerçeğine inat, zamansız bir anı kollayacak kadar…

Sanki bazılarına yakınım ama dokunamayacakları bir mesafe kadarım. Mezura taşımıyorum, zihnimin her insana karşı biçtiği bir mesafe var. Aşamıyorum, bazen de aşmak için parmak ucuma bile kalkmıyorum…

Mahkum ediyorum bedenimi de kaderimi de sayılara. “Ferman kesilmişse boyun eğmek haktır!” sığınağı altında bir saçak altı arıyorum.  Kaderime teğellenmiş sayılar tam da saçağın çatlak yerinden yüzüme damlıyor bir, iki, üç….

Her şeyin bir sırası var teorisini işte tam da o sayıların hayatıma oya gibi işlendiği gün anlıyorum. Belki doğru bir gerçeği yanlış bir zamana boca ediyorum. Zaten bütün her şey başımıza doğru bildiklerimizi doğru kullanamamaktan gelmiyor mu? Ya da onun gibi bir şeyden geliyordu. Tam hatırlamıyorum. Hayatımı bir de doğruların arasına sıkışmış eylemlerimle boyamak istemiyorum. Renkliliğim özgürlüğümün tacı olsun istiyorum. Sonra bununla hiç bu renk uymuş mu? gibi klişeleri yırtarak, yere bile atmadan yakmak istiyorum. Küllerini bu gezegene bile bulaştırmadan uzay boşluğuna bırakmak istiyorum ve bir de galiba her şey küllerinden doğar gerçeğine kanıp masallara fazla inanıyorum.

Heee bir de şu yazdıklarımı kimse okumadan ya da ben birilerine alfabeden ödünç harf alıp, üç beş kelime çalmadan evrenden; gözce bilen bir adamı, bizden başka gözce bilmeyen bir coğrafya da, göz yoklaması yaparken bulayım istiyorum.

Sonra bu evren hangi soruyla gelirse gelsin karşıma, göz kapağımdan taşan hikayemi duymayana gözümü açmak bile istemiyorum…

Bugün herkesin aklına aynı anda tek isim geldi: Ebru Şallı

Empati yeteneğimiz sanırım bazı zamanlarda devre dışı olabiliyor. Aynı ruhu hissedebilmek, senin pencerenden acının manzarası nasıl deyip bakabilmek çok ağır.

Bugün Ebru Şallı’nın acısını hissedebilecek birçok insan vardır ama benim penceremden bu acıyı anlamak zor olsa gerek. Ama bir insanın acısına kederlenmeniz, yaşadığı olayları anlatırken yaşlanan gözleriniz acının ortak bir dili olduğunun göstergesi.

Alışma sürecinin en sancılı evresini yaşarken, insan acı olabiliyor. Acıyla vücut bulabiliyor. Bugün döndüm baktım da, birinin acıdan düşünemez hale geldiği, uzuvlarını bile hareket ettirmenin ne kadar anlamını yitirdiğine bir kez daha şahit oldum.

İnsan bazen bir kaybının ardından onunla beraber dünyadan el etek çektiğini, bunca zaman sanki onun varlığıyla tüm varlığı anlam kazandığını düşünüyor. O yoksa zaten gün yok, dün zaten onunla gitti . Bugün ondan ibaret, yarın benim gözümde bile yok diyoruz çoğu zaman.

Acıyı yaşayanların ortak bir dili var. Susarak anlar onlar birbirlerini, konuşmadan göz göze bakarak. O anda “bunu yaşamayan anlamaz!” derken aynı acıyı bir diğerinin yaşamasına gönlün razı olmaz. Sanki bakmasaydı kimse göz göze de, bunca acıda yaşanmasaydı diyorsunuz. 

Yaşanması gerekenler bir şekilde geliyor başa, sanırım biz hayatımız boyunca en çok bu konuda iradesiz olacağız. Öyle yalnız filan değiliz bu durumları yaşarken. Hep birlikte, aynı zamanlama değil belki ama aynı duygular. Aynı çaresizlik…

Örneğin; Biri size silah uzattığı anda aynı teslimiyetle havaya kaldırdığınız elleriniz durumu tamda özetler aslında. Güçsüz olduğunuz ve o anda teslim olmaktan başka çarenizin kalmadığı düşüncesi, silahın size doğrultulmasıyla aynı zamanda olur. Hayret etmeyin , insan olaylar esansında tepkiler üretebilir. Hem de daha önce böyle bir tepki vermemiş olmasına rağmen.

Zamanın ve anların size öğrettiği tepkiler vardır. Korkunç bir olay anın da eyvah, Allah gibi bir kısım tepkimeler yaşanır. Bunlar insanın olayla bağdaşık tepkileri. Yaşanması gereken şeylerde başımıza geldiğinde verdiğimiz tepkiler, tam da böyle.  İlla ki kelime sarf etmeniz gerekmez kimi zaman susarken takındığınız tavır bile özetler.

Ne güzel anlamış Behçet Necatigil: Bir bakış dahi anlatmaya yeterken her şeyi kalbimizi dolduran duygular kalbimizde kaldı…

Dünya ne kadar küçük?(bir takım tecrübeler)

Yorgunluktan ölsem arabanın camına kafamı koyup uyuyamam derdim ve bunu çekinmeden yapanlara hayretle bakardım. Hareket halindeki şeyler üzerinde uyuyamam, ister kısa mesafe olsun ister uzun, hiçbir şekilde uykuya dalmamak gibi kötü bir alışkanlığım. Benim bu alışkanlığımın aksini iddia eder gibi aynı otobüse itinayla seçilmiş, horul horul uyuyan insan çokluğu da var tabii orası ayrı.

Benim otobüs yolculuklarım her nedense hep ilginç bir şekilde sonlanır. Yanıma ya da arka koltuğa denk gelen hanım teyzelerimiz ya da ablalarımız anlattığı hikayelerle (dinlememe gibi bir seçenek sunmuyorlar bile) yolculuğun sonunu getiriyorlar. Her defasında bu sefer nasıl bir olayla karşılaşacağım diye beklerken, yanıma bir kadın oturdu. Maşallah kendiside bir hayli koltuktan fazlaca ebat olarak büyük olduğundan dolayı, ufaktan ufaktan ilerleyen saatlerde senin koltuğa da yayılabilirim edasıyla koltuğa bir güzel yerleşti. (benim gibi zayıf insanlar anca koltuğa ilişir)
Ablamız otobüs hareket etmesine rağmen sonradan yeni erkek arkadaşı olduğunu öğrendiğim bir beyefendiyle bir hayli kırıta kırıta konuşuyordu. Telefonla konuşurken yüzünün aldığı ifadeyi dönüp bakmak ayıp olur diye, gece olduğu için cama yansımasından edindiğim bilgiyle kıs kıs gülmekten kendimi alamadım. Ey aşk sen nelere kadirsin ne otobüs dinlersin ne de kalabalık öyle şekilden şekle sokarsın adamı.
Telefonla konuşması bitince bu ablamız ufaktan ufaktan bana doğru yayılmaya başlıyor, bende gözlemlemekle yetinip belki utanır da toparlanır diye sesimi çıkarmıyorum. Bir yandan da zaten uyuyamıyorum bari başımı omzuna koyup uyumayı denesem mi? diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. O horultuların arasında küçücük bir başın omzuna değdiğinden haberi bile olmaz. Ben böyle düşünürken ablamız uyanıp bir başlıyor konuşmaya. Benim nerede ineceğimden tutunda, aşk hayatımda neler olduğunu hiç anlamadığım ve kontrol edilemez bir hızla sormaya başladı. Sohbet bir hayli devam ederken bir anda ablanın
kendini Güzin abla moduna alarak bana tavsiyeler vermeye başlaması üzerine benim saçma sapan tribe girmemle kendime geldim. Abla konuşacak birini buldum dur şuna hayat hikayemi anlatayım diye düşünmüş olacak ki, eski eşinden açtı konuyu. Hikayenin sonunda ben ablanın elini sıkarak abla büyüksün derken kendimi buldum.
Ablamızın eski eşi daha önceden bir kadını çok sevmiş. Bu ablada evli olmasına rağmen yıllarca bu konu geçtiği için kadını tanımış kadar olmuş. Eşini çok sevdiği için onun başkasına bakma ihtimalini aklına dahi getirmeyen ablamız, eve gelen telefonlarla ve gizli gizli konuşmalarla işkillenmeye başlamış. Daha sonra oğlu rahatsızlandığı için birkaç gün hastanede kalmak zorunda kalmışlar, derken kaldıkları odada kendisi gibi çocuğunu getiren bir kadın daha varmış. Hastane de refakatçi olarak kalanlar bilir, zaman geçmediği için diğer hasta yakınlarıyla sohbet etmeye başlarsınız ve hastaneden çıkana kadar akraba olursunuz. Bu ablamız da yan sedyede yatan çocuğun annesiyle başlamışlar uzun uzadıya sohbete. Kadın eşini sevmediğini ve eski sevgilisine hala aşık olduğunu anlatmaya başlamış. Abla durumdan bihaber bir şekilde dinledikçe kadın daha detaylı anlatmaya başlamış. Ee dünyanın küçük olduğu kimsenin aklına gelmediği için, kadın sevdiği adamın memleketinden tutunda adına kadar başlıyor detaylı anlatmaya. Hala konuştuklarını ve eşini aldattığını çekinmeden anlatmayı da eksik etmiyor. Abla bir kaplan kadar güçlü görüntüsüne rağmen bir kuzu gibi sessiz sessiz kadını dinlemiş. Anlatılan adamın kendi eşi olduğunu fark etmeye başlayınca kadını iyice konuşturmaya başlamış. Bütün bilgileri aldıktan sonra hiçbir şey demeden kadının anlatacaklarının bitmesini beklemiş. Ardından eşini arayarak, uzaktan birkaç saat önce her şeyi anlatan kadını göstererek beni bu sıska için mi bıraktın demesiyle adamın şoka girmesi bir olmuş. Ardından ablamız durur mu tüm bunları bir kuzu kadar sessiz dinleyen postunu atarak kaplan haline el çabukluğuyla geri dönmüş. Açmış boşanma davasını bir celse de boşamış. Üstüne ne fırtınalı aşklar ne Ali Cengiz oyunları isterseniz yaşamış. Şuanda da bir entrikalı hikayenin baş kahramanıdır.
En son mahallesinde çaktırmadan kesiştiği doktordan bahsetmişti. Kesin onunla konuşmuştur. Hatta onunla olmayacağını anlayıp, yeni aşklara yelken bile açmış olabilir. O telefonda konuştuğu sevgilisi ne olmuş derseniz, zaten adam çok kıskanç olduğu için en son ayrılacaktı. Bir daha o ablayı görür müyüm bilmem ama verdiği taktiklerle bir nesil geçinir ondan eminim.

“Herkes gibi” klişesini kullanan bir sıradan

Amacı yazdıklarını hasır altı, yorgan altı gibi kavramların sığınağından kurtarmak. İçini dökmek, dökülenleri toplamak, derlemek. Ya da bizim hikayemizi de yazmaz mısın diyenlere kulak kesilen.

Geldim yazıyorum, gitmekteyim yazmaya devam ediyorum tadında bir hayat yaşamaktayım. Su içip, yemek yemek kadar sık olmasa da taştığımız yerden yazıyoruz diyelim. Ziyan olmasın bari hatırası kalsın demekte ısrarcı biri diye özetliyorum kendimi. Üstü yoktur hayatımın o yüzden buraya kadar kalsın.

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla